Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş

 

KARADENİZ ÖZEL
 Karadeniz UMUT RADYO : KÜLTÜR - SANAT - EDEBİYAT- YAŞAM : KARADENİZ ÖZEL
Mesaj icon Konu: Lazlar Nerede Ve Hangi İllerde Bulunurlar!..... Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
laz kızı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 21-Ağustos-2006
Konum: Artvin
Gönderilenler: 234

Alıntı laz kızı Cevaplabullet Konu: Lazlar Nerede Ve Hangi İllerde Bulunurlar!.....
    Gönderim Zamanı: 21-Şubat-2008 Saat 15:13
Dün akşam televizyon'da bir haber izledim,ve bu haberi görünce ilkönce ne güzel dedim ama sonra çok üzüldüm...İstanbul'da Trabzonluların düzenlemiş olduğu etkinlikler hakkında kendi görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim...

Ben bir laz olarak lazlar hakkında,kendi memleketim hakkında,Karedenizi kapsayan tüm il ve ilçeler hakkında kültürlerini tanıtmaktan büyük onur duyuyorum.Ve tanıtmaya da devam edeceğim...Önce lazlar nerede olurlar,nerede yaşarlar bunlar hakkında biraz bilgi verdikten sonra asıl konuya geleceğim...Ben dünyaya geldiğimden bu yana Artvin/Borçka Demirciler Köyün'de yaşamaktayım ve lazcayı fazla bilmiyor olsamda laz kültürünü,herkeze tanıtmaktan geri kalmıyorum...Çünkü memleketimi,karadenizi köyümü çok seviyorum...Kendi memleketim olmakla beraber Rize,Trabzon,Samsun,Ordu,Giresun...gibi karadenizi kapsayan illeri,köyleride seviyorum..Ama ben yaşadığım yerin kültürünü tanıttığım kadar diğer illerin de kültürü tanıtılsa kendi adıma çok mutlu olacağım....

Lazlar,Artvin'in Borçka,murgul,arhavi,hopa ilçelerinde vardır.Rize'nin ardeşen,fındıklı,pazar ilçelerinde lazlar bulunmaktadır...Şehir dışında da yaşıyan bir çok karadenizli ve lazlar bulunmaktadır...Ama genelleme yapıldığı zaman bu böyle...Şimdi Artvin'den Trabzona giderken Rize'nin pazar ilçesine kadar lazlar bulunmaktadır...Birde göç edenler var tabiki.Bursa,Adapazarı,İzmit,İstanbul gibi illerde gçö eden lazlar vardır...Trabzonda laz bulunmamaktadır...Birçok televizyonda tanıtım yapıldığı zaman çıkıyor bir Trabzonlu,Giresunlusu ben lazım diyor,lazız diyenler birde lazca konuşsunlar ozaman bizlerde anlıyalım...Laz böreği yöresel bir tatlıdır ve lazlara aittir,herkez yapabilir ama lazlara has bir yöresel tatlıdır...Bir Trabzon ili tanıtımında nasıl oluyorda lazız diyebiliyorlar,ve laz böreğini tanıtabiliyorlar ben anlam veremiyorum....Ve Rize iline ait yöresel şal,masa örtüsü gibi aksesuar olarak kullanabilen keşan'ı tanıtabiliyorlar....

Ben kendi çabalarımla Karadeniz,Artvin kültürünü tanıtmaya çalışıyorum...Benim gibi sizde kendi memleketinizin kültürünü tanıtın ki;sonra başka illere ait kültürleri bizim kültürümüzdür diye tanıtanlara ders olsun....





www.sairceketlicocuk.com
IP
Yarence
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 19-Eylül-2005
Konum: Rize
Gönderilenler: 555

Alıntı Yarence Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 21-Şubat-2008 Saat 20:30
hıııı, bak bu çok önemli
IP
Yarence
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 19-Eylül-2005
Konum: Rize
Gönderilenler: 555

Alıntı Yarence Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 21-Şubat-2008 Saat 20:46

LAZLAR KİMDİR?

İsmail Bucaklişi

Lazlar hakkında, gerek popüler düzeyde gerekse yazılı metinler (resmi metinler, akademik çalışmalar, araştırma niteliğindeki eserler vs.) düzeyinde ciddi bir yanlış bilgilenme olduğu görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, Laz terimiyle neyin kastedildiğine ve dolayısıyla Lazların kim olduğuna dair birçok farklı nedenden kaynaklanan ve bir akademik çalışmada göz ardı edilemeyecek derecede önemli bir karışıklık mevcuttur. Lazların kim olduğunu ve dolayısıyla da kim olmadıklarını anlamak için ilk olarak Laz terimine yüklenen anlamları gözden geçireceğiz.

Laz teriminin içeriğine dair karışıklık bir ölçüde, Lazlara dair tarihsel bilgilerimizin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Laz terimi, yabancılar için Pont (Karadeniz) halklarını topluca ifade eden bir terim iken, o yörede yaşayanlar tarafından da tamamen Bizanslaşmış, Grekçe konuşan Pontiklerden (Rhomaioi) ayırt etmek üzere, yeterli derecede Bizans kültürü almamış Lazları işaret etmekteydi.

Anadolu'da, Laz terimi, Karadeniz bölgesinde yaşayan bütün grupları ifade eden ortak bir addır. Türkiye'de, bölge dışından olan çoğu kişi için bu tanım Anadolu'nun diğer yerlerinden farklı olarak algılanan bir bölgesel birimi ifade eder. “Açık olan şudur ki, diğer Anadoluluların gözünde, Rize bölgesinde yaşanlar kendilerine hiç benzememektedirler: yiyecekleri, giysileri, konuşmaları, evleri vs. hepsi farklıdır.” Bölge dışında, Karadenizliler bir kimlik ifadesi olarak Laz olduklarını söyleler. Ancak bölgede yaşayanlar için Laz, daha doğudakilerdir. “İstanbul'da Samsunlular ve Sinoplular dahil bütün Karadenizlilere Laz derler; Sinoplular Samsunlulara, Samsunlular Trabzonlulara, Laz derler. Trabzonlular da Rizelilere Laz derler.” Laz teriminin birçokları için birden fazla anlamı vardır ve Türkiye'deki kullanılış biçimiyle “Laz terimi yalnızca bölgenin etnik ve linguistik özelliklerini gizlemeye hizmet etmiştir.”]Türkiye'de ortalama bir birey için Laz Karadeniz şivesi konuşan herkestir. Minorsky, İslam Ansiklopedisi'ndeki Lazlar maddesinde bu konuya açıklık getirmiştir.

...Laz tabiri, Türkiye'nin garbında, fark gözetilmeksizin, Karadeniz'in cenüb-i şarki kısmındaki ahaliyi ifade için kullanılır, halbuki hakikatte, kendilerine laz diyen ve Lazca konuşan halk bugün Hopa ve Pazar (=Atina) kazalarında oturmaktadır. Batum'un cenübunda az sayıda laz vardır ki, bunlar Türk hududunu Sarp (Çoruh munsabının cenübü)'a 16 Mart 1921 tarihli Türk-Rus Anlaşması gereğince Türkiye'ye alındılar.

Ancak, Laz teriminin gerçekte kimleri ya da neyi ifade ettiği konusundaki karışıklık günümüzden daha eskilere dayanmaktadır. Minorsky, İslam Ansiklopedisindeki Lazlar maddesinde “Gürcüler ve Rusların (Lazlarının kendileri değil) Lazları Ç'ani olarak adlandırmış olmalarından kaynaklanan, kökü tarihe dayanan bir kafa karışıklığı vardır” demek suretiyle meselenin tarihsel derinliğine işaret etmektedir. Ancak burada bahsedilen karışıklık terminolojiktir ve Türkiye'de Laz teriminin içerdiği farklı anlamlardan kaynaklı değildir.

1906 Trabzon Vilayet Salnameleri'nde, Laz teriminin Anadolu'da halk arasında yanlış kullanıldığı belirtilmektedir.

Diğer memleketlerde bu Vilayet halkının hepsi Laz namıyla anılırsa da bunun bir bilgisizlik sonucu olduğundan şüphe yoktur. Çünkü Lazlar dilleriyle ve adetleriyle ve yaşam tarzlarıyla diğerlerinden ayrılırlar.

Laz terimi konusundaki kavram karmaşası Lazca konuşanlar için geçerli değildir. Lazlar kendilerini “Lazi” olarak adlandırmaktadırlar ve kendilerini isimlendirme konusunda herhangi bir karışıklık bulunmamaktadır. “Lazi” terimi halk arasında geniş bir kullanıma sahiptir. Ayrıca Lazlar konuştukları dile “Lazuri” demektedirler.

Laz teriminin Anadolu'da kullanılış biçiminin yanı sıra algılanışında da farklılıklar bulunmaktadır. Antony Bryerr'in bu konudaki saptamaları şöyledir:

Kendileri hakkında konuşmayan pek çok dağlı halk gibi Lazlar da, Bizans'tan bu yana hemen hemen düzenli bir şekilde kötü bir şöhrete sahip olmuşlardır. Son dönemin gezginlerinin ezici çoğunluğu Lazların, neşeli oluşlarından, misafir perverliklerinden ve zarif tavırlarından söz ederler. Ancak, kendilerini kurnaz ve aptal olarak gösteren yaygın fıkraların hedefi olmuşlardır. Aynı şekilde Türkler de Lazlar hakkında tenkitçidir; eski bir atasözünde şöyle denir: “Müslümanlar, Laz peltesi yemez.Genel itibariyle bakıldığında, Laz terimine dair karışıklığı yaratan en önemli unsur, bu terimin ayırdedici bir etnik/kültürel kategori olarak değil bölgesel bir isimlendirme olarak kullanılmasıdır. Bu çalışmada kullandığımız Laz terimi, bölgesel bir adı değil, esas olarak farklı bir kimliğe ve kültüre sahip olan bir etnik grubu ifade etmektedir. Bu etnik grubun kültürü ve kimliği çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı olarak incelenecektir. Genel karakteristikleri itibariyle Lazları, Karadeniz'in Laz olarak nitelenen halklarından biri olan Karadenizli Rumlardan ayıran temel unsurlar Lazların farklı bir dil konuşması ve bu iki halkın yaşadığı bölgelerin kesin olarak birbirinden ayırt edilebilmesidir. Lazlar bu günkü Rize ilinin 25 km kadar doğusunda bulunan Kemer'in doğusuna doğru uzanan sahil bölgesinde yaşar ve konuştukları dil Rumların konuştuğu Antik Yunan kökenli dilden tamamen farklı bir dil ailesine mensuptur. Öte yandan, Lazlar, yaklaşık olarak aynı coğrafyayı paylaşan ve aralarında kültürel olarak bazı benzerlikler bulunan Hemşinlilerden de farklı bir grup teşkil ederler. Lazların dil ailesi itibariyle ortaklaştığı Gürcüler ve Svanlar gibi halklardan en önemli farkı ise tarihseldir. Lazlar, Gürcüler ve Svanlardan farklı olarak ikibin yıla yakın bir süredir Kafkasya'dan ayrılmış ve farklı etkileşimlere açık olan başka bir kültür alanında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu itibarla Lazlar dilsel olarak Kafkasya'ya, ancak, kültürel olarak daha çok D. Karadeniz kültür alanına aittirler. Bu farklılaşma Lazların, VIII. yüzyıl gibi daha geç sayılabilecek bir tarihte ayrıldıkları ve aynı

 

etnik grubun Kafkasya kültür alanında kalan parçası olan Megrellerle aralarındaki kültürel farklılıklarında bile görülür.

Lazların diğer halklarla aralarındaki kültürel farklılıklarına dair bir inceleme başlı başına ayrı bir çalışmanın konusunu oluşturacak kadar kapsamlı bir konu olduğu ve çalışmamızda Lazların sosyokültürel gelişimine odaklanıp, karakteristiklerini incelemeye çalışacağımız için bu konuda detaya girmeyeceğiz. Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, Lazların gerek dil, gerek kültür gerekse tarihsel olarak farklı bir etnik grup olduğudur. Çalışmamızın ana temasını oluşturan Lazların sosyokültürel gelişimleri de bu farklılığın varlığını ve nedenlerini detaylı olarak göstermektedir.



 

 



Düzenleyen Yarence - 21-Şubat-2008 Saat 20:55
IP
carsambali
Yeni Kullanıcı
Yeni Kullanıcı


Kayıt Tarihi: 25-Kasım-2008
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 2

Alıntı carsambali Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 29-Kasım-2008 Saat 15:29

LAZ KİMLİĞİNİN SOY ESASI VE ARHAVİ TARİHÇESİ-3

Bu coğrafyanın en eski halklarından biridir  Lazlar. Tekrar etmek istiyorum: Eldeki tarihi verilere baktığımızda; Laz(Lazika) (Gürcüce eski ulusal adı Eğrisi ) Devletinin 4.yüzyılda Doğu Kolhida'da, kurulduğunu görüyoruz..Verilere göre Lazlar’n Kolhlar’ın mirasçisi ve torunları… Bu görüşü, 6.yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopios Kessariyskiy doğrulamaktadır:"Kolhlar'ın, Laz olmamaları mümkün değildir. Kolh adı zamanla öteki birçok halklarda olduğu gibi, Laz adıyla değiştirildi." Prokopios'un yurttaşı  Agafios olguyu şöyle tanımlıyor: "Çok eski çağlarda Lazlara Kolh denildiğini ve Lazların gerçekten Kolhlar olduklarını , Kafkasya halklarını tanıyan herkes bilmektedir. Lazlar, öteki güçlü halklara egemen olan güçlü ve yürekli bir halktır…Onlar, eski Kolh adından çok gurur duyarlar… Yalnızca Doğu, yani Rion Kolhidası yoktu, bir de Batı yani Çoruh-Trabzon Kolhidası vardı. İşte bu nedenle, Batı Kolhida halkına, ki bu sonuncusu Lazika'yla bir devlet olarak birleşmemiş olsa da, Laz denirdi. Laz adı, bundan sonraki tüm çağlarda Çan, Hald adlarının yanında Batı Kolhida halkı için kullanıldı..Trabzon İmparatorluğu hükümdarlarına (1204-1461) İstanbul'da "Laz hükümdarları", sahip oldukları topraklarda bazen Lazika, bazen Kolhida denirdi.”

        MS. 4 yüzyılda Paganizm'i terkederek topluca Hıristiyanlığa geçen Lazlar 16. Yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlıktan İslam'a toplu olarak geçmişlerdir. Günümüzde Lazların tamamı Hanefi mezhebinden sünni Müslüman’dır…     Anadolu’ya sonradan gelenler üç yerleşim bölgesi ile karşılaştılar Anatoliya, Laziztan ve  Kürdistan. Yani Bizanslılar, Kürtler ve Lazlar, yörenin en eski sakinleri idi. Özelikle Osmanlı döneminde göç ve sürgün politikaları sonucunda, ülkenin demografik yapısı büyük ölçüde değiştirildi. Katip çelebi, Lazların trabzon’a yakın oturdukların ve “İtaatsiz” olduğunu kaydeder. Trabzon valilerinden Osman paşa, XIX. Yy.da da devam ettiği anlaşılan itaatsizliğe son vermek için, laz Derebeylerinin nüfuzlarını kırmaya çalıştı, ama başarı sağlayamadı. Atina(Pazar), Bulep, Artaşin(Artaşan), Viçe, kapiste, Arhavi, Kisse, Hopa, Makris(Makriali), Gonia(Günye), batum, Maradit(Maradidi), Perlevan ve Çat, vilayet teşkilatı kurulurken Lazistan sancağı(Merkez Batum olmak üzere) Trabzon’a bağlandı; Batum Rus’ların eline geçince, sancak merkezi Rize oldu(1878)….Çoğunluk, 16 mart 1921 tarihli Türk-Rus anlaşması sonunda Türkiye’ye göç etti…Lazların hemen hepsi usta denizcidir, tarımla da uğraşırlar(pirinç, mısır, tütün). 1914 yılından önce, Rusya’da çalışırlardı(M. Larousse)…

        Tarihin en basit olgusuna soru sormak zorundasınız. Evrensel kardeşlik bunu gerektirir. Asimilasyon faşizmin ta kendisidir ve çağların gerisinde kalmıştır. Lazlar bu süreçte asırlardır var, fakat hala ayaktalar. Asimile etmek için gelenler eğer kendileri asimile olmuşlarsa, belli ki Karadenizde büyük bir Laz uygarlığı vardı. Tarihte Lazlara ÇAN’lar da denirdi. Çan bilindiği gibi Samsun ve çevresinin eski adıdır. Neden acaba!?!?

        Lazlar konusuna birilerin kendi ırk boyutunda baktıklarını söylebilirim. Örneğin bunlardan biride Trabzonlu olduğu söylenen P.Minas Bıjışkyan’dır. Trabzonlu dost insan İnş. Yük. Müh. Sami Koç’un arşivinden bana gelen 1969 Edebiyat Fakültesi basımı “Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası” adlı yapıtında ‘bakın neler diyor’a geçmezden önce, bugünlerdeki, etnik tartışma katsayısının artırıldığını vurgulayarak konuya girmek istiyorum:, Trabzon orijinli olayların ard-arda yaşatıldığı bugünlerde P.M.B’nin özdeki görüşünü özetleyen  bir değerlendirmeye yer verip, genel görüşlerini içiren alıntılara geçelim: “Bir zamanlar karadeniz' in doğusunda Mithridates diye bir insan yaşardı; kraldı. saltanatı 56 yıl sürdü, 22 dil konuşuyordu. Garip gemiler ve makineler icat ediyor, gemilerden düşman kale ve surlarına kule ve köprüler atıyor, onları alt ediyordu. Mithrisdates, Pontos kralıydı ve ardılları(arkasından gelen) yüzlerce, binlerce yıl bu uygarlığı yaşattılar. uygarlıkları çözüldükten sonra da etkileri elbette sürdü.:..” P.M.B’nin Lazlar ve ARHAVİ hakkındaki genel

Değerlendirmeleri  ise şöyle: <<…Grekle, eski çağda Grekler Karadeniz'e “deniz” manasında olan Pontos adını vermişlerdir…sakinlerine Pontos denir..Pontos’un ilk sakinleri, Nuh’un oğullarından Yafet’in ırkına mensub idilir(Bu noktada anımsatmak isterim; Bilindiği  Bilim insanlarının birçoğu kutsal kitaplarda sözü edilen Nuh tufanının 7500 yıl önce Karadeniz’in sularının Akdeniz’den gelen tuzlu sularla ansızın yükselip taşması sonucunda meydana geldiğini savlamışlardı..P.M.B de yapıtının bir bölümünde şunu söylemektedir: ‘Eski tarihçiler, Karadeniz’de çok derin bir girdap olduğunu söylerlerse de, birçok yerler, nehirlerin durmadan getirdiği kum ve taşlarla sığ hale gelmiştir…taşan sular, karayı yarmış ve İstanbul boğazını açmıştır, birçok sahilleri basmıştır…2285 yıl önce yaşamış Herodotos, Troya(Ege) bölgesi ve bütün Misya’nın/Marmaranın yüksek yer olmadıkları için denizin altında kaldıklarını söyler..Bundan dolayıdır ki Karadeniz’in bazı yerlerinde suyun altında binalar görülür. Bundan başka yüksek dağlarda gemi bağlayacak yerler, iplerden aşınmış taş ve halkalara rastlanır….Ayni şeyi yerli halkın da söylenceleri arasındadır.)Seyyah şarden(Chardın)’e göre, Karadeniz’e önce Yafet’in torununa izafeten(ait olarak) Askanaz(aşkenaz) denirdi; fakat bilâhare(daha sonra) Elenler, “konuksever” anlamında olan Oksinos adını vermişlerdir….Kemer, Rize’nin dokuz mil uzağında, denizin içinde, delinmiş bir kaya  olup içinden ufak taşıtlar geçer..burası Trabzon vilayetinin sınırdır…Lazistan’ın asıl sınırı kabul edilir.. katip Çelebi’ye nazaran, bu mıntıka halkı, umumiyetle Laz denilen Lezgilerdir ki eski Kolhislilerden inmiş olduklarından tüm memeleket Kholis, eyalet de Kaldı adını taşırdı,fakat asıl Lezgiler Kafkas dağlarında, Lazlar da kıyılarda yaşarlar..birbirlerinden çok farklıdırlar(???)…Atina, ufak bir liman olup meskûn bir yerdir. Buradaki eski bir bakır kap bakiyesi, vaktiyle yere ismini veren İlâhe Athenas tapınağının burada olmasına göre, putpereslik devrine ait olmalıdır. Argonotlar buraya geldikleri vakit Atuna veye Adienos olarak adlandırmışlardır…Hamamaşen(hamşen-Hemşin)..Barkal dağı’nın yanında muhtelif köylerden ibarettir. Burada mevcud eski bir manastırın içinde hâRİKULâde büyük bir kazan ve dağın içinde oyulmuş olup fırtına deresine ulaşan garip bir yol bulunur…Yakında akan Fırtına deresi büyük bir gürültü ile denize dökülür. Arrianos burada Galatia ve Britanis adlı iki irmak gösterir…Hamşen’de Elovit ve haçevan adlı iki çay, çeşitli ağaçlar ve Ermenice adli çeşitli nebatla dolu muazzam ormanlar vardır…..burada, gerek ermeni ve gerek müslumanların rağbet ettikleri bir ziyaretgâh olan Haçikâr adında manastır vardır. Büyük bir çan bulunur…Bir Ayı mezarı  vardır. Üzerinde; Ayı’nın manastıra oniki yıl hizmet ettiği yazılıdır. Cahil ermeni ve Müslüman halk, hayvanın ölüm yıldönümü gününde gidip dua eder.. İnciyan’a nazaran, hamşen ermeni halkının ağır vergiden dolayı xvıı. asrın sonlarında ve xvııı. asrın başlarında, civar köylerin halkı(lazları kast ediyor) ile beraber Müslüman olmuşlarsa da bazı köylerde hırıstiyan olarak kalmışlardır..

LAROZ veya Aput, Atina7nın 6 mil uzağında koyları olan bir liman……kalep veya Bulep ve kafisra buraya yakındırlar..Arranos, burada, yanında Ankialos sarayının blunduğu Bridonis ırmağını zikreder(Eder etmesine de, nerde kalıntıları? Yoksa ahşaptan mıydı??)

ARKAVA(Arkavi): Ufak taşıtların durduğu ehemmiyetsiz ve basit bin yerdir. Burada bir çay akar ve dükkânlar vardır. Beromit, Kise ve Laroz’un otuzaltı mil(1 mil:1,61 km) mesafesinde bulunan diğer ufak mevkiler Arkava’ya yakındır. Kayıklarla için çok işlek olan buradaki halk kâmilen(toptan) Lazlardan ibarettir. Gürcü tacirler de vardır.

       Katip Çelebi’nin anlattığına göre, buradaki halk vaktiyle muhtelif mezheplere ayrılmıştı, fakat şimdi de hepsi de sabit müslümündırlar. Yaşlı adamların dediklerine göre, eskiden halkın içinde ruh ölmezliğini inkâr eden ve “insan ot gibi biter, ok gibi yiter” diyen ve dua etmeyen dinsizler varmış…Hopa,..ufak taşıtların çok uğradığı küçük bir liman kasabası…Burada eski ve terk edilmiş yerler vardır.Bir söylenceye göre padişahın suyunu beğenip Abu İslah deresi buradadır..eskiden namlı bir yer olan Makrakala’da Lazlar oturur(Hopa da kimler oturduğunu unutmuş olsa gerek)..20 mil mesafede GÖNYE kasabası vardır..halkı Hıristiyanlıktan dönme Lazlardır. Tavernier(Jean-Baptiste tavernier- XIV. Louis döneminde yaşamış bir Fransız tüccarı ve seyyahı) Gönye’nın yarısının padişah’a, yarısının Mingreli kralına âid olduğunu ve iki hükümdarın arasının iyi olduğunu, çünkü Türkiye’nin muhtaç olduğu demir ve çeliğin büyük bir kısmı Karadeniz yoluyla Migreli’den getirilir, der…. Sultan Ahmet para sıkıntısı içine düştüğü vakit, barada deri para bastırmış, bu nedenle kaleye Gönye denmiş(Bunu bir tarihçi yazarsa, ben Vikingli Lazları, Arhavi ve  sidere adınının nerden geldiğini, sezar’ın sözlerini, Kurdoğulları, Çorbacıoğullarını v.d yazmayayım?!)..Eski Ankilok şehri bu yörede idi. Kral sarayını görmüş olan Arrionos’un anlattığına göre, bu taraflardaki halk(Arhavi, Pazar, Ardeşen, Hopa, ..kısacası Kemer den Sohuma dek olan yerlere anlatmaya çalışıyor.)… kavgacı insanlar olduklarından pontoslularla çarpışırlardı ve hatta Ksenofon (Yunanlı filozof, yazar, tarihçi ve asker, Sokrates'in öğrencisi.)  ile de çarpışmışlardı. Lazistana eskiden Euilat da denmiştir..O denli ünlenmişler ki İran kralı Kavat, buranın kendisine verilmesini istemiş..lazistanı kadınları ve hususiyetle ilerigelenlerin hatunları Amazonlar gibi cesur kadınlar olup kocalarını emirleri altına almışlardır(Ne oldu o zamanın Laz kadınlarına? Demiyelim. Gerçek laz kadınları ayni kimliklerini yine koruyorlar. Kendisi çay toplar, kocası da gurbettedir..çoğu da inşaatçıdır ve bugün dünyanın sayılı firma sahipyeri Arhavili işadamlarınındır..)

 

Eski Trabzon sikkelerinin bir yüzünde Apollon başı, diğer yüzünde de (prg. 3) yazışı ile bir gemi burnu ve çapa vardır. Bundan, o zamanda Trabzonluların başlıca putunun Apollon, şehrin de işlek bir liman olduğu anlaşılır.
Yafet'in ırkından Yafet adlı birinin gelip kaleyi yapmış olduğuna dair mevcut bir anane vardır ki bu şahsın bir Erme-ni reisi ve belki de Hayk'ın oğlu olması düşünülebilir. Horenli Moses de, Kral Valarşak'ın Pontos'u intizama koyduğunu, halkın isyanı üzerine de Ermeni kralı Arşak'ın orasım tekrar zapt ederek dünya tarihinin 3875 senesinde Karadeniz kıyısında bir taş diktiğini, mızrağım taşın içine batınrcasına kuvvetle vurduğunu ve Pontosluların buna ilahi bir nişane olarak taptıklarım,fakat daha sonra tekrar isyan ederek taşı denize attıklarım söyler….>>

       Tüm bu kısmi  ‘zırve-i zırva’lar,  günümüzde de zirveyi tırmandıran mantığın bir uzantısı olarak görüyorum ve kısmi zırvaların(saçmalıkların) altında şu yatmaktadır: “... Hz. İsa’dan önceki yıllarda karadeniz kıyılarına gelerek yerleşen ilk halk yunan kültürünün temsilcileri olan pontuslular'dır; pontuslular, Lâzlardır; dolayısı ile Lâzlar yunan kökenlidir.. dilleride ayni coğrafyadaki egemen uluS harmanlaması olan( Rum, Pontus ve Grek), aksan farklılğından doğmuştur…”(!!!!!!!!!!!?????? tüm bunlar işaret ettiğim gibi insanı öfkelendiren bir yığın soru işaretinden başka bir şey değildir)

             Yünanistan/Yanya doğumlu ve Arnavut Şemseddin Sami(1850-1904)’nin de onlardan aşağı kalır yani yok. Biraz daha zorlasa Kırzıoğlu’nun megrel tanımına sokacak Lazları, çünkü İslamlaştırma Türkleştirme yıllarının ünlü bir yazarıdır… Kulak verelim: << Karadeniz’in cenub-şarkisi sevahilinde (Güney Doğu kıyılarında) Memalik-î Osmaniye'nin (Osmanlı ülkesinin) Trabzon vilayetinde ve Rusya devletine tâbi (bağlı) Batum cihetinde (yöresinde) sakin (oturan) bir kavim olup, esasen akvam-ı Kafkasiye'den (Kafkas kavimlerinden) olmakla, Gürcilerle (Gürcülerle) karabet-i cinsiyeleri (soy akrabalıkları)vardır.
         Lazlar simaca tamamıyla ırk-ı Kafkasiyeye mensup (Kafkas ırkından) olup, kafaları büyük ve armudî (armut biçiminde), alınları vasi (açık), burunları düz ve bazen azıcık kemerli, saçları ekseriya kestane veya kumral, gözleri elâ veya mai (mavi) ve kametleri mevzun (boyları ölçülü) ve meşy (yürüyüş) ve hareketleri levendanedir (hızlıdır). Kendileri cesur ve cest (atak) ve çalak (çevik), çalışkan ve zeki ademler (kişiler) olup, harp esnasında yağmaya meyilleri varsa da, işte pek namuslu ve sadık ademlerdir (kişilerdir). Gemicilikte maharetleri dahi meşhur olup, Osmanlı donanmasının en iyi neferat (askerler) ve zabitanı (subayları) bunlardandır...>>

 

        Laz  kültürü yok olmayla yüz yüze geldi. Bu gerçekleri evrensel kültür adına görmezlikten gelemeyiz. Kimse bunu yadsımamalı. Fakat, dünya da ilk kez, ATATÜRK ve silah arkadaşlarının “Türk, Laz, Kürdü, Çerkez, Gürcü Anadolu insanı”yla  emperyalizme karşı verdiği savaşta kurumsallaşan laik demokratik üniter Cumhuriyet’in  parçalanmasında materyal olarak kullanmamalıyız da. Etnik tartışmanın uluslaşmış Cumhuriyetleri hedef aldığını da aklımızdan çıkarmamalıyız

        Buradaki amaç; dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ayri ulusal bir topluluk oluşturma değil, bir evrensel değerin korunarak ‘Evrensel kardeşliğin’Yaygınlaştırılmasıdır, söylenmek istenen. Onun için “Uluslaşma kavramı” üzerinde durmak istiyorum: Uluslaşma; bir halkı diğerinden ayıran kültürel ortak özellik olarak anlaşılmasın. Bu kavramı ilk kez, Alman düşünür J. G. Herder (1744-1803) tarafından netleştirilmiştir. Herder’in yurtseverlik duygusuyla esinlendiği tarih felsefesi kuramında, ulusal bağımsızlığı, Alman tarihinin ideal özgünlüğü olan halk ruhu din ve edebiyat dili geleneğinde buluyor. Berlin Akademisi’nin 1770’te konuyla ilgili açtığı yarışmaya sunduğu ve birinciliği alan çalışmasındaki antropolojik(İnsan bilimi) yaklaşımı ise insanın düşünme yeteneğini, aklını ve belleğini öne çıkarıp dilin toplumsal yönüne göndermede bulunmaktadır.  Dilin kökeni  ve dil-düşünce ilişkisi yüzyıllardır insanların ilgisini çekmiştir. Dile ilk önce mitolojik, ortaçağda teolojik(Tanrıya ilişkin-Metafizik) yaklaşılmıştır.   Herder’den etkilenen ünlü Alman dilbilimci ve düşünür W. Von Humboldt(1767-1835), çeşitli toplumları ve dilleri inceledikten sonra şu sonuca varmıştı: “Dil olmuş bitmiş bir ürün değil, bir etkinliktir”. Humboldt bu sözüyle dil ile söz konusu dili kullanan kişi arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu anlatmak ve dilin içyapısının insanların içdünyalarına da etki ettiğini anlatmak istemiştir. Irk, dil ve Doğal organik bağlarla bütünleşmiş bir ulusu düşleyen Herder’in etnikçi görüşü, 19. yüzyıl ulusçuluğunu derinden etkilemiş, tutucu kültüralist(kendi ırkını, diğer ırklardan önde tutan) ve reaksiyoner hareketlere dayanak oluşturmuştu. Nasyonal sosyalizm ideolojisi romantik Alman ulusu idealinin kaygı verici biçimde siyasileştirilmesiyle alevlenir. Halkların uluslaşması “Ulus” sözcüğü bilindiği gibi ilk kez 1789 Fransız devriminde, “Kral ve Halkları” yerine, yurttaşların yasalar karşısındaki eşitlik değerlerini simgeleyen “Ulusal Birliktelik” deyişinin kullanılmasıyla karşımıza çıkmıştı. Herder ise ‘Kökenlere dönüşü’ simgeler. Dünya'nın "mutlak ben" yani tek bir tür özne olduğunu söyleyerek spekülatif bir felsefenin (İlerde ortaya çıkabilecek etnik dalgalanmalardan yararlanarak kendi etnik yapını öne çıkarma ) kapısını aralayan ve bir şeyi bilmek demek ,önce onu görmek, sonra onu başkalarından ayırt etmek ve daha sonra da onu başkalarıyla birlikte tanımak demektir öğretisinin sahibi  Alman Düşünür Johann Gottlieb   Fichte(1762-1814), ulus düşüncesini yeni bir kurama bağlar; “Herhangi bir toplumu eğitimle belirlediğinizde o’nu Uluslaştırırsınız..” der…Savaşçı ideolojinin belirlediği ulusalcılığa karşı halkı eğitim, devlet-ulusuna karşı, ulus-devletini yeğleyene Fichte, yurtseverlik diyaloglarında der ki “Alman doğulmaz, Alman olmak hak edilir..” Tinsele ve tinselliği özgürce izlemeye inanan herkes, dili ve kökeni ne olursa olsun bizle ayni amacı paylaşır, gerici kişi Alman değildir. Fichte’nin söylevlerinde ulus kavramı, şaşırtıcı biçimde, doğallaştırılmış romantizmini aşarak, aydınlanmanın ideal devrimcilik-insancıllık yönünde özgün bir anlatım kazanır. Ulusçuluk evrensel değerler içinde bir doğuş eylemi olarak ortaya çıkar.

        29 Ekim 1933; onuncu yıl söylevi’nde ATATÜRK, eğitici ve sade ilkelerle saptadığı ilerici, kurucu ve uygarlıkçı bir utkuyu aydınlanma ilkeleri olarak yeni bir ulusun temeline yerleştiriyor. “Türk Ulusu” din devletin karıştığı bir tarih,   çöküşten çıkarak, Fransız ve Rus devrimi düşüncelerinden harmanlayarak görkemli bir hareket sürecine giriyor. Bu yeni ulusu oluşturan Türklerin kim olduklarını etnik kökenlerini, dinlerini kültürlerini sorgulamamak için devrim düşüncesini anlamış olmak gerekir…”

         Devrim şehidi uğur Mumcu’nun 29 ağustos 1992 günkü “Türkiye Halkı” başlıklı yazının şu tümceleri bugünün Türkiyesindeki duyarlılığı  net olarak ortaya koymaktadır:

        << Türkiye cumhuriyeti, “ırk esası” üzerine kurulmuş bir devlet değildir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında “Türk halkı” değil, “Türkiye halkı” söz konusudur.

        Türkiye halkı; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Çeçen, Arnavut, Arap, Zaza, Süryanı, Ermeni, Müsevi..bütün etnik topluluklar ile “gayrimüslim azınlıkları birleştiren ortak bağ yurttaşlıktır.

        “Ne mutlu türküm diyene” sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir.

                Ümmet toplumundan millet toplumuna geçmek ortak bağ, yurttaşlık bilincidir. “ne mutlu türküm diyene” sözleri, kurtuluş savaşı ve devrimleri yapan cumhuriyet kuşağını kutlamak ve geleceğe de güvenle bakılması için söylenmiş sözlerdir.

        Bu sözlerden, bir ırkın bir başka ırkı ezmesi anlamı çıkarılamaz.

        Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki bu demokratik anlayış, “Şeyh Sait ayaklanması” ve bu ayaklanmayı izleyen etnik ayaklanmalar sonunda yerini baskıcı yönetimlere ve “asimilasyon siyasetine” bırakmıştır… soğuk savaş da kominizim siyaset sahnesinden indirirken; Ortadoğu, balkanlar, Kafkaslar, eski Sovyet cumhuriyetleri ve Türkiye’de etnik kargaşalara ve amerikan’ın egemenliğindeki “yeni dünya düzeni”ne yol açtı.

        Bu siyasal ve ideolojik karanlık içinde pusulamız “Türkiye halkı” ve bütün etnik toplulukları kucaklayan bu kavrama dayalı “yurttaşlık bilinci” olmalıdır…>>

        Daha geriye gittiğimizde;17 şubat-4 mart 1923 tarihleri arasında İzmir'de ilk kez gerçekleşen “Türkiye iktisat kongresi” nde alınan aşağıdaki genel kararlar  T.C’nin, “ırk esası” üzerine kurulmadığının ve  ulusal, yurttaş  duyarlılığın  göstergesi dört maddeye işaret etmek istiyorum:

Madde-2: Türkiye halkı egemenliğini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez; ve milli hakimiyete dayanan meclis ve hükümetine her zaman destek verir.

Madde-3: türkiye halkı, tahrip etmez; imar eder. Bütün emeği ekonomik yönden ülkeyi yükseltmek amacına yöneliktir.

Madde–4: Türkiye halkı, tükettiği malı olabildiğince kendi yetiştirir. Çok çalışır, zamanda, parada ve ithalatta savurganlıktan kaçar. Milli üretim için yeri geldiğinde geceli gündüzlü çalışır.

Madde–5: Türkiye halkı, servet olarak bir altın hazinesi üzerinde oturduğunun bilincindedir. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi ulusal üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.”

        Kuvva-i milliye, o tarihte, işgalci emperyalist ordularına karşı savaşan, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arabi ile  bütün etnik grup­ları kapsamıyor muydu?

 

        3/1/2006 - T.C cumhurbaşkanı  sayın Ahmet Necdet Sezer'in yeni yıl mesajı’nın bazı tümceleri tüm bunları doğrulamıyor mu?

        “Anayasamıza göre, Türk ulusu, siyasal bir birliktir ve tekil devlet yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Ulusal kimlik bilincini yerleştirmeden tekil devlet yapısını korumak olanaksızdır….

        Anayasa’daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır…”

 

 

 

        Bu yaklaşımımı revizyonizm ve oportünizm ile özdeşleştirmeyelim. Bu; barış felsefesiyle anlatılmak istenen, evrensel kardeşliğin uzlaşı boyutundaki yansımasıdır. Lazlar bu evrensel hoşgörüyü ve akılcılığı eski tarihin tüm zamanlarında sürdürmüşlerdir. Örneğin: Heraclius'un M.S. 622–628 arasında İran üzerine yaptığı seferlerde ve İran’a karşı hazar Türkleri ile yaptığı ittifakın yanında, Lazların akılcı katkılarıyla da, ordusunu takviye etmiştir. Çünkü Persler sürekli bölgeyi rahatsız etmekteydiler. Bizanslilar ve Persler arasindaki husumetin yüzyillar boyunca sürmesinde, lazlar akılcılıkları sayesinde  bağimsizliklarını korudular. Lazlarin yaşadığı bölge daha sonra trabzon imparatorluğu’na dahil edilince(1461) belli oranda otonomilerini bu akılcılıklarıyla sürdürmeyi başardilar. Bu süerçlerde; Osmanlı yönetimi bölgedeki hududun muhafazasını henüz Müslüman olmamış Lazlara bıraktığını ve Lazların Osmanlı’nın güvencesi altında asırlardır kendilerini soyarak, ezerek tehdit altında tutan gürcü ve abhazlar'ın yağmacılıklarına karşı, ayni akılcılıkla direnme gücü oluşturduğunu görüyoruz.     

        Osmanlı belgelerindeki kayıtlar incelenebilirse;  fetihten önce ve sonra; Lazların Osmanlı ile beraberliklerinin; akılcılığa, hoşgörüye dayalı gönüllü bir beraberlik olduğu anlaşılacaktır…20.yüzyildan önce bu bölge, hiç bir şeklde tamamiyla büyük bir imparatorluğa entegre edilmemesi, Lazların akılcı politikalarının ürünüdür.

        Arşivler açıldığında olgunun gerçek boyutu da ortaya çıkacağına inanıyorum. Özellikle; bu akılcı evrensel hoşgörülerinin tarihin hiçbir safhasında karşılık görmediği, mevcut verilerden yola çıkıldığında görülebiliyor: 1461 yılında Osmanlılar doğu Karadeniz’i topraklarına katınca; o zaman Lazların başında bulunan son kral David, Osmanlı imparatorluğuna yöre barışı adına koşulsuz evet dedi. Osmanlı   Trabzon’u ve Laz krallığı'nı teslim aldıktan sonra fatih sultan Mehmet’in ilk işi  kral David ve sekiz oğlunu boğdurup ortadan kaldırmak oldu.

       Osmanlının işgal ettiği topraklardaki halkların "diline, dinine  dokunmayarak” yansıttığı savlanan hoşgörüyü nedense Lazlara yansıtmadığını görüyoruz. Lazların Osmanlı işgalinden bugüne yaşadığı süreç ve geldiği nokta  bunun bir kanıtıdır. Osmanlı’yla birlikte asimilasyon süreci başladı. Bu süreçteki koşulları kabul etmeyenlere ağır vergiler yüklenip, ekonomik ve toplumsal bir baskı uygulanır oldu. Süreç aşama- aşama ilerledi. Öncelikle isimler Müslüman isimleriyle değiştirilmeye başlandı. Lazların bir kısmı da bunu kabul etmeyip Gürcistan’a göç etti…Sonrasında; Osmanlı yönetimi Laz topraklarını 11 idari bölgeye ayırdı..  Fetihte; kendisine yardım eden derebeylerin-ki çoğu Laz- bir kısmına bu bölgeleri sus payı olarak verdi. Derebeylerden üstün yararlılık gösterenleri yanına, çoğunu da imparatorluk topraklarının farklı bölgelerine dağıttı. İlk zamanlarda bölgede yönetimi Laz derebeyleri aracılığıyla gerçekleştirilirken, giderek merkezden atama ve müdahaleler ağır basmaya başladı. Bölgelere Osmanlının toprak sistemi içinde yöneticiler atandı. Asırlardır sürdü bu politika. Ve sonunda; Lazlara (1850-'60) yönelik asimilasyon bir adım ileri götürülerek Laz topraklarına Afşarlar, Müslüman Ermeniler, Kürtler yerleştirilmeye başlandı. Kalan Lazların bir kısmı da Anadolu’nun değişik bölgelerine sürüldü(İzmit-Sakarya-Düzce-Yalova).1877 yılındaki Osmanlı Rus savaşı'nın sonunda ise Lazistan'ın bir bölümü Rus’larda kaldı. Yani Lazlar bu kez iki ayrı ülke toprağına bölünmüş oldular. 1900'lerin başından itibaren artık bölgede Laz isimlere rastlanmamaya başlandı. Bu tarihlerde zaten Laz dilinin devlet dairelerinde, toplu yerlerde kullanılması, "padişah buyruğuyla" yasaklanmıştı. Tabii bu sürede ulusal kimliği, dili korumaya yönelik çabalar da yok değildir. Örneğin; 1910'da lazistan'da bir grup Laz aydını kendi dilleriyle eğitim yapmayı amaçlayan bir girişim başlatırlar. Yine bu dönemde bir Laz alfabesi oluşturulması için girişimlerde bulunulur ancak, bu girişimi yapanlar Sultan Hamid’in emriyle zindana atılırlar. Özellikle bu yıllardan sonra Laziztan mebusu denmekten vazgeçildi, çünkü 1924’te Lazistan Sancağı idari bir birim olarak kaldırıldı ve Lazların yaşadığı yöre Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası oldu..Oldu da ne oldu? Ali İhsan Aksamaz’ın dediği gibi: “…Manisa Mebusu Mehmet Sabri Toprak'ın 1938'de verdiği kanun tasarısı çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıktı: Bu tasarı, Türk vatandaşlarının evlerinin dışında umuma açık yerlerde, her zaman Türkçe konuşmalarını, aksi takdirde 1-7 gün arasında hapis ve 10 ile 100 kuruş arasında para cezasını öngörüyordu. Bunların diplomalarına da el konulacak ve doktorluk, öğretmenlik ya da gazetecilik yapamayacaklardı. Ceza olarak toplanan paraların bir bölümü de "ihbarcılar"a "ödül" olarak dağıtılacaktı. Yine bu tasarıya göre, Türkçe bilmeyen Türk vatandaşları bir yıl içinde öğrenmeye mecburdu. Yoksa, onları Türk vatandaşlığından çıkartılmak bekliyordu..”baskı sürdü…Köyde; her Jandarma gördüğümde Kemer köprüleri aşarak serentinin altına veya mısır tarlasına daldığım günleri hala anımsarım, ilk günkü korkularıyla..

……Ve günümüzde de Laz olgusu seviyesiz Temel-Dursun-Fadime fıkralarına indirgendi. Bir gerçek var ki, o da benzer fıkralar asırlardır; İngiltere’de İrlanda ve İskoçlar için, İspanya’da Basklar ve Katalanlar için anlatıldığıdır. Osmanlı döneminde ise Pomaklar ve Arnavutlar için anlatılan bu fıkralar; imparatorluk sonrası nerden kabul gördüyse Lazlar için anlatılmaya başlandı. Daha doğrusu Laz fıkraları dendi.  Laz denince uzun burunlu  Temel/Dursun, Celdum, Keldüm akla geliyor artık. Bu noktada bir antrparantez açarak Karikatür adlı mizah dergisindeki yazıma yer vermek istiyorum: << Ülkemizde, genelde Lazlar diye tamlanan ‘Doğu Aradeniz’liler Temel/Fadime şahsında sürekli fıkralara konu edilirler. Fıkra bilindiği gibi ilginç bir olayı kısa ve özlü biçimde anlatan öyküdür. Bu Karadeniz öykülerinde, olayın ilginçliğinden ziyade, zaman-zaman Karadeniz insanının ilginçliği vurgulanarak yöre insanları abartılı bir şekilde küçük düşürülür. Yazılı ve görsel basın benzer yaklaşımlarla doludur. Bir bağlamda doğası ve doğanı(insanı) ile zengin bir kültür çeşitliliğine sahip Anadolu insanı için söylenen bu öyküler, zamanla dalga geçme boyutuna vardırılmaktadır. Bunu açık-açık yapanlara da rastladık. Örneğin; 26/02/1995 günkü Cumhuriyet’teki “İngiliz’in has Lazı İrlandalılar” başlıklı yazısında; “Her millettin dalga geçtiği birileri var. İngiliz’inki de İrlandalılar” diyen Edip Emil Öymen bunun en somut kanıtıdır. Böylesi abartılı ve küçük gören yaklaşımlar Karadenizlileri zaman -zaman düşündürmüş, hatta öfkelendirmiştir.

        Laz fıkralarında yöre insanının özgüveni gizlidir. Toplumsal aksaklıkların özlü anlatımında Laz kendisinin özeleştirisini yapabilecek kadar hoşgörülüdür. Ama asla aşağılamaya da izin vermez. Özellikle pratik ve hazır cevaplılıktan yoksun insanların kolayca söyleyemeyeceği ve kavrayamayacağı ince, anlamlı, nükteli sözler dizimi ile toplumsal aksaklığın vurgulanması Anadolu’muzun geleneğidir. Güldüşünümüzün Anadolu’muzdaki tarihsel simgesi Nasrettin Hocadır. Nasrettin Hoca’nın fıkralı nükteleri asla aşağılayıcı değil, buram-buram Anadolu insanının sevgiyle bütün hoşgörü esintileri ile doludur.

         Nükteli söz dizimleri, aşağılayıcı dalga geçme boyutuna indirgenmemelidir.

        Tüm bunlardan sonra bir gerçeği vurgulamak istiyorum: Laz fıkraları Temel-Dursun- Fadime ve İdris tiplemeleriyle özdeşleştirilmiştir. Lazlar da kesinlikle Temel, Dursun, İdris ve Fadime adı yaygın değildir. Fıkralarla birlikte bu isimler Lazların dışındakilere yakıştırılmaktadır-ki abartılı bir yakıştırmadır- Lazların Türkçe aksanı, yöredeki aksanlardan farklıdır. Evet Yüzyıllardır konuşulan, Kafkasya Dil Ailesi’ne bağlı   Lazca kırık bir Türkçeyi gündeme getirdiği doğrudur, fakat bu Laz ve Laz olmayanlarda farklılıklar gösterir. Ana dili Lazca olanlar ünlüleri karıştırır, yani seslileri, kalını ve incesiyle……, diğerleri, ünlülerle birlikte ünsüzleri de… Örneğin Rize ve çevresi büyük oranda Celdum-Cittüm, Trabzonlu Keldum-Kittüm der. Laz ise geldüm-gittüm…>>

        Yazının son bölümünde Sabri kahraman’ın arşivinden faydalanarak ARHAVİ  ve çevresinin tarihine değinmek istiyorum:

        <

        Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

        A)-Laz Nâhiyesi:Bu nahiyede iki zeâmet görülmektedir. Biri “zeamet-i lazmağal” ki, bizzat Arhavi karyesi(köy) buraya bağlı idi.

        Burada lazmağal’a tabi demek, lazmağal zeametine dahildir manasına gelmiş olacaktır. Keza Sidre ve diğer adıyla kutunid köyü(bugünkü teşkilatta, Arhavi’ye bağlı aşağı ve yukarı olmak üzere iki tane kutunıt köyü görülmektedir ki, bununla ayni olmalıdır) Abdullah çelebi vl.(Veliaht-Varis-Yerine gelmiş kişi) Mustafa Bosna tahvilinden(dönüşmüş) lazmağal zeametinden bulunuyordu.Yine, Kise karyesi(Köyü) hissesi Laz nahiyesine tabi, fakat, lazmağal zeametinden idi:

        Görülüyor ki, bu köy ayni zamanda kaledir ve diğer taraftan büyük kısmı ile İskender vl(veliahtı). Mustafa tahvilininden  (dönüştürülmesinden) Kise kalesi  dizdarı(komutanı) Ali Sofya gulam-ı(genç)Mır’in(devlete adamı) Ber-veçh-i(olduğu gibi) serbest tımarı idi ve yine “kayre-i kise tab-i Laz  zeameti Lazmağal olarak” kaydedilmiş bulunuyordu. Keza Çaçovirat köyü(belki bugünkü Atıne’ye bağlı Cacivat köyü) Ali Koruk tahvilinden Kise kalesi kethüdası( büyük subay) Hızır Üskübi’nin tımarı(Osmanlı imparatorluğu'nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen arazi). Diğer zeamet ise Viçe(Fındıklı) zeametidir(Osmanlı devleti'nde, subaylara verilen toprak-toprak karşılığı toprak sahibinin bakmakla yukumlu oldugu asker) ki, bu da Laz nahiyesine tabi idi ve XVI. Asır başlarında Husrev Çelebi vl(veliahtı). Bali Katip tasarrufunda bulunuyordu.Viçe Seraskeri(Osmanlı’da savaş ve asker isleri bakani) İskender Paçova idi ve tımarını serbest olarak tasarruf ediyordu. Çaçuryan Köyü de (bugün Viçe’ye bağlı olan  Çurçave köyü olması muhtemeldir) bu zeamet içinde kayıtlıdır:

        B)-İskele Nahiyesi:Burası aynı zamanda Zeamet merkezi ve      İskele Vilayeti olarak kaydedilmektedir. İskele zeameti sonradan yazılmış ve İskender vl. Kul Karaca Gulam-ı Mir tasarrufunda bulunmuştur.Bu ve müteakip(ardından gelen) kayıtlardan anlaşıldığına göre, İskender önceden de Sidere köyüne sahipti ve buradaki yeni müsellemler(Osmanlı’da atlı birlikler) cemaati Şadı Bey tarafından maiyet haline getirilmişlerdi. Dikkate şayandır ki, bu köy bir yerde “tabi-i Lazmağal-Lazmağal’a bağlı”, başka bir kayıtta “tabi-i Arhava/Arhavi’ye bağlı” olarak geçmektedir ve buradan bu gün artık adı sanı silinmiş bu bölge isminin Arhavi ile müteradif(Anlamdaş) olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. İskele vilayet olarak ise, bu tarihte ayrı bir seraskere(Osmanlı’da savaş ve asker işleri bakani..) malikti(Sahip) ve bunun bir tımarı vardı: “ Nahiye-i Vilayet-i İskele 1500 akçe, bu zeametin cürüm resmi 1000 akçe, arussiyye de (Osmanlı’da düğün ve gerdek vergisi adedi) 500 akçe ile hepsi 3000 akçe olarak hasıl kaydolunmuştu.”        İskele vilayeti merkezinin bugünkü Hopa olmadığı, yani o zamanki teşkilatta Hopa adıyla ne bir kaza veya nahiye, ne de zeamet ve vilayet olarak geçmediğine göre, böyle bir ihtimal kabul edilmesine şu kayıt da engeldir ve bundan Hopa’nın o zaman diğer adı FİY köyü olduğu anlaşılmaktadır:

Bu köyde 500 adet hassa(hükümdara hizmet etmekle görevli) bağı olduğu, bundan 50 sabur şıra bedeli 1000 akçe alındığı, fakat, “asılda tekürün(Bizans imparatorluğu'nda vali düzeyinde yönetici.) hassa mülkü imiş Hüdavendigar(Hükümdar) hazretleri(Selim l.Şehzadeliğinde) Trabzon’a geldikten sonra hassa-i hümayun(Padişaha kalan pay) için zapt olunup mezkur şıranın bahası sahib-i tımara(ki bu tarihte Giresun kalesi erlerinden Hasan vl. İsmail’in timari idi) hazine-i amireden teslim oluna geldiği” mevcut tahrir(Osmanlıların, yeni fethettikleri ülkelerin arazisini tescil ve toprağın mülkiyeti ile kullanım biçimini ve vergi oranlarını belirlemek..

CcC_ÇARŞAMBALI_CcC
IP
şahrud
Normal Üye
Normal Üye


Kayıt Tarihi: 12-Eylül-2006
Konum: Trabzon
Gönderilenler: 98

Alıntı şahrud Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 08-Mayıs-2009 Saat 13:48
Orjinalini yazan: laz kızı

Dün akşam televizyon'da bir haber izledim,ve bu haberi görünce ilkönce ne güzel dedim ama sonra çok üzüldüm...İstanbul'da Trabzonluların düzenlemiş olduğu etkinlikler hakkında kendi görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim...

Ben bir laz olarak lazlar hakkında,kendi memleketim hakkında,Karedenizi kapsayan tüm il ve ilçeler hakkında kültürlerini tanıtmaktan büyük onur duyuyorum.Ve tanıtmaya da devam edeceğim...Önce lazlar nerede olurlar,nerede yaşarlar bunlar hakkında biraz bilgi verdikten sonra asıl konuya geleceğim...Ben dünyaya geldiğimden bu yana Artvin/Borçka Demirciler Köyün'de yaşamaktayım ve lazcayı fazla bilmiyor olsamda laz kültürünü,herkeze tanıtmaktan geri kalmıyorum...Çünkü memleketimi,karadenizi köyümü çok seviyorum...Kendi memleketim olmakla beraber Rize,Trabzon,Samsun,Ordu,Giresun...gibi karadenizi kapsayan illeri,köyleride seviyorum..Ama ben yaşadığım yerin kültürünü tanıttığım kadar diğer illerin de kültürü tanıtılsa kendi adıma çok mutlu olacağım....

Lazlar,Artvin'in Borçka,murgul,arhavi,hopa ilçelerinde vardır.Rize'nin ardeşen,fındıklı,pazar ilçelerinde lazlar bulunmaktadır...Şehir dışında da yaşıyan bir çok karadenizli ve lazlar bulunmaktadır...Ama genelleme yapıldığı zaman bu böyle...Şimdi Artvin'den Trabzona giderken Rize'nin pazar ilçesine kadar lazlar bulunmaktadır...Birde göç edenler var tabiki.Bursa,Adapazarı,İzmit,İstanbul gibi illerde gçö eden lazlar vardır...Trabzonda laz bulunmamaktadır...Birçok televizyonda tanıtım yapıldığı zaman çıkıyor bir Trabzonlu,Giresunlusu ben lazım diyor,lazız diyenler birde lazca konuşsunlar ozaman bizlerde anlıyalım...Laz böreği yöresel bir tatlıdır ve lazlara aittir,herkez yapabilir ama lazlara has bir yöresel tatlıdır...Bir Trabzon ili tanıtımında nasıl oluyorda lazız diyebiliyorlar,ve laz böreğini tanıtabiliyorlar ben anlam veremiyorum....Ve Rize iline ait yöresel şal,masa örtüsü gibi aksesuar olarak kullanabilen keşan'ı tanıtabiliyorlar....

Ben kendi çabalarımla Karadeniz,Artvin kültürünü tanıtmaya çalışıyorum...Benim gibi sizde kendi memleketinizin kültürünü tanıtın ki;sonra başka illere ait kültürleri bizim kültürümüzdür diye tanıtanlara ders olsun....

 
 
 
Haklısınz ben Trabzon'luyum ama laz değilim.Ama bizi tanımayanlar bizleri laz olarak görüyor ben açıklıyorum kendilerine  Trabzon halkı laz değildir.Ama "...Trabzon'da laz yoktur diyorsunuz..." nerden tam kesin olarak bunu söylüyorsunuz belki vardır?Burda ki  eski köy isimleri Lazca'dan Türkçe'ye veya Rumca'dan Türkçe'ye çevirilerek yada çerilmeden kullanılıyor.Yaşlılılarımıza sorulduğunda Trabzon'da lazda vardı eskiden ama çok da değildi diyorlardı...Keşana gelelim Keşan Trabzon'undur.İlk Çarşıbaşın'da(İskefiye) dokunmaya başlanmış.KEŞAN ve PEŞTAMAL DOKUMACILIĞININ ÇARŞIBAŞI İLE ÖZDEŞLEŞMESİNİN ASIL SEBEBİ KAVAKLI'LI HAFIZ  ŞÜKRÜ BAYRAKTAR’DIR.
   Kaliteli fındığın, önce Çarşıbaşı’na getirilmesine sonra Trabzon ve doğusuna yayılmasına yaptığı katkı ile Keşan dokumacılığı için verdiği emek ve mücadele ile aydın din adamının toplum kalkınmasındaki fonksiyonunu da gösterir.

Hafız Şükrü BAYRAKTAR, 1914 Rus İşgali’nden önce Giresun İli, Bulancak İlçesi, Eynecek Köyü’nde imamlık ve medrese hocalığı yapmıştır. Burada bulduğu fındık fidelerini köyüne getirerek dikmiş, bahçeler kurmaya başlamıştır. Karadeniz Bölgesi’nin en randımanlı karasivri fındık cinsi onunla Trabzon’a gelmiştir. Tütün  tarlalarına fındık fideleri dikildikçe kendisine deli diyenler de olmuştur.

                Trabzon ve bölge tarihinde 1914-1917 yılları, olayların iç içe yaşandığı dönem olmuştur. Ruslar, Trabzon’a saldırarak işgal etmişlerdir. Halk, ,iç bölgelere kaçmıştır.  Çarşıbaşı’nın Kavaklı Köylüleri, Keşan dokumacısı ailelerde Samsun’a, Tokat-Niksar’a Erbaa’ya gitmişlerdir.,

                Rus İşgalinin sona ermesinden sonra  yöre halkı tekrar Keşan dokumacılığına başlamış 1939 yılında dokumacılık kooperatifi kurulmuş. Bu kooperatif döneminde tezgah sayısı 60 civarına yükselmiştir.

Dokumacılar bu şekliyle faaliyetlerini sürdürmüşler, kooperatif 1960 yılında kapanmıştır. Bu tarihten sonra bu işi yapanlar kendi imkanlarıyla iplik ve boyalarını tedarik etmişlerdir. Bu süreç 1995 yılına gelinceye kadar devam etmiş,  1995 yılından sonra dokumacılık sanatı hızla azalmış tezgah sayısı 10 civarına kadar geri gelmiştir. 1996 yılında Çarşıbaşı Kaymakamlığı’nın başlattığı proje kapsamında Keşan ve peştamal  dokumacılığı desteklenmiş ve tanıtılmıştır.  Bu proje ile dokuma sanatı kursiyerler kanalıyla öğrenilmiş ,üretilen kumaşlar boya ve iplik yönünden iyileştirilmiş,  ayrıca kullanım alanı yaygınlaştırılarak üretim artırılmıştır. Şu anda Çarşıbaşı İlçesi’nde 110 civarında tezgah faaliyette bulunmaktadır.



Düzenleyen şahrud - 08-Mayıs-2009 Saat 18:01
' oxoşk'va do oropa şeni '
IP
şahrud
Normal Üye
Normal Üye


Kayıt Tarihi: 12-Eylül-2006
Konum: Trabzon
Gönderilenler: 98

Alıntı şahrud Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 10-Haziran-2009 Saat 12:17
Orjinalini yazan: carsambali

LAZ KİMLİĞİNİN SOY ESASI VE ARHAVİ TARİHÇESİ-3

Bu coğrafyanın en eski halklarından biridir  Lazlar. Tekrar etmek istiyorum: Eldeki tarihi verilere baktığımızda; Laz(Lazika) (Gürcüce eski ulusal adı Eğrisi ) Devletinin 4.yüzyılda Doğu Kolhida'da, kurulduğunu görüyoruz..Verilere göre Lazlar’n Kolhlar’ın mirasçisi ve torunları… Bu görüşü, 6.yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopios Kessariyskiy doğrulamaktadır:"Kolhlar'ın, Laz olmamaları mümkün değildir. Kolh adı zamanla öteki birçok halklarda olduğu gibi, Laz adıyla değiştirildi." Prokopios'un yurttaşı  Agafios olguyu şöyle tanımlıyor: "Çok eski çağlarda Lazlara Kolh denildiğini ve Lazların gerçekten Kolhlar olduklarını , Kafkasya halklarını tanıyan herkes bilmektedir. Lazlar, öteki güçlü halklara egemen olan güçlü ve yürekli bir halktır…Onlar, eski Kolh adından çok gurur duyarlar… Yalnızca Doğu, yani Rion Kolhidası yoktu, bir de Batı yani Çoruh-Trabzon Kolhidası vardı. İşte bu nedenle, Batı Kolhida halkına, ki bu sonuncusu Lazika'yla bir devlet olarak birleşmemiş olsa da, Laz denirdi. Laz adı, bundan sonraki tüm çağlarda Çan, Hald adlarının yanında Batı Kolhida halkı için kullanıldı..Trabzon İmparatorluğu hükümdarlarına (1204-1461) İstanbul'da "Laz hükümdarları", sahip oldukları topraklarda bazen Lazika, bazen Kolhida denirdi.”

        MS. 4 yüzyılda Paganizm'i terkederek topluca Hıristiyanlığa geçen Lazlar 16. Yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlıktan İslam'a toplu olarak geçmişlerdir. Günümüzde Lazların tamamı Hanefi mezhebinden sünni Müslüman’dır…     Anadolu’ya sonradan gelenler üç yerleşim bölgesi ile karşılaştılar Anatoliya, Laziztan ve  Kürdistan. Yani Bizanslılar, Kürtler ve Lazlar, yörenin en eski sakinleri idi. Özelikle Osmanlı döneminde göç ve sürgün politikaları sonucunda, ülkenin demografik yapısı büyük ölçüde değiştirildi. Katip çelebi, Lazların trabzon’a yakın oturdukların ve “İtaatsiz” olduğunu kaydeder. Trabzon valilerinden Osman paşa, XIX. Yy.da da devam ettiği anlaşılan itaatsizliğe son vermek için, laz Derebeylerinin nüfuzlarını kırmaya çalıştı, ama başarı sağlayamadı. Atina(Pazar), Bulep, Artaşin(Artaşan), Viçe, kapiste, Arhavi, Kisse, Hopa, Makris(Makriali), Gonia(Günye), batum, Maradit(Maradidi), Perlevan ve Çat, vilayet teşkilatı kurulurken Lazistan sancağı(Merkez Batum olmak üzere) Trabzon’a bağlandı; Batum Rus’ların eline geçince, sancak merkezi Rize oldu(1878)….Çoğunluk, 16 mart 1921 tarihli Türk-Rus anlaşması sonunda Türkiye’ye göç etti…Lazların hemen hepsi usta denizcidir, tarımla da uğraşırlar(pirinç, mısır, tütün). 1914 yılından önce, Rusya’da çalışırlardı(M. Larousse)…

        Tarihin en basit olgusuna soru sormak zorundasınız. Evrensel kardeşlik bunu gerektirir. Asimilasyon faşizmin ta kendisidir ve çağların gerisinde kalmıştır. Lazlar bu süreçte asırlardır var, fakat hala ayaktalar. Asimile etmek için gelenler eğer kendileri asimile olmuşlarsa, belli ki Karadenizde büyük bir Laz uygarlığı vardı. Tarihte Lazlara ÇAN’lar da denirdi. Çan bilindiği gibi Samsun ve çevresinin eski adıdır. Neden acaba!?!?

        Lazlar konusuna birilerin kendi ırk boyutunda baktıklarını söylebilirim. Örneğin bunlardan biride Trabzonlu olduğu söylenen P.Minas Bıjışkyan’dır. Trabzonlu dost insan İnş. Yük. Müh. Sami Koç’un arşivinden bana gelen 1969 Edebiyat Fakültesi basımı “Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası” adlı yapıtında ‘bakın neler diyor’a geçmezden önce, bugünlerdeki, etnik tartışma katsayısının artırıldığını vurgulayarak konuya girmek istiyorum:, Trabzon orijinli olayların ard-arda yaşatıldığı bugünlerde P.M.B’nin özdeki görüşünü özetleyen  bir değerlendirmeye yer verip, genel görüşlerini içiren alıntılara geçelim: “Bir zamanlar karadeniz' in doğusunda Mithridates diye bir insan yaşardı; kraldı. saltanatı 56 yıl sürdü, 22 dil konuşuyordu. Garip gemiler ve makineler icat ediyor, gemilerden düşman kale ve surlarına kule ve köprüler atıyor, onları alt ediyordu. Mithrisdates, Pontos kralıydı ve ardılları(arkasından gelen) yüzlerce, binlerce yıl bu uygarlığı yaşattılar. uygarlıkları çözüldükten sonra da etkileri elbette sürdü.:..” P.M.B’nin Lazlar ve ARHAVİ hakkındaki genel

Değerlendirmeleri  ise şöyle: <<…Grekle, eski çağda Grekler Karadeniz'e “deniz” manasında olan Pontos adını vermişlerdir…sakinlerine Pontos denir..Pontos’un ilk sakinleri, Nuh’un oğullarından Yafet’in ırkına mensub idilir(Bu noktada anımsatmak isterim; Bilindiği  Bilim insanlarının birçoğu kutsal kitaplarda sözü edilen Nuh tufanının 7500 yıl önce Karadeniz’in sularının Akdeniz’den gelen tuzlu sularla ansızın yükselip taşması sonucunda meydana geldiğini savlamışlardı..P.M.B de yapıtının bir bölümünde şunu söylemektedir: ‘Eski tarihçiler, Karadeniz’de çok derin bir girdap olduğunu söylerlerse de, birçok yerler, nehirlerin durmadan getirdiği kum ve taşlarla sığ hale gelmiştir…taşan sular, karayı yarmış ve İstanbul boğazını açmıştır, birçok sahilleri basmıştır…2285 yıl önce yaşamış Herodotos, Troya(Ege) bölgesi ve bütün Misya’nın/Marmaranın yüksek yer olmadıkları için denizin altında kaldıklarını söyler..Bundan dolayıdır ki Karadeniz’in bazı yerlerinde suyun altında binalar görülür. Bundan başka yüksek dağlarda gemi bağlayacak yerler, iplerden aşınmış taş ve halkalara rastlanır….Ayni şeyi yerli halkın da söylenceleri arasındadır.)Seyyah şarden(Chardın)’e göre, Karadeniz’e önce Yafet’in torununa izafeten(ait olarak) Askanaz(aşkenaz) denirdi; fakat bilâhare(daha sonra) Elenler, “konuksever” anlamında olan Oksinos adını vermişlerdir….Kemer, Rize’nin dokuz mil uzağında, denizin içinde, delinmiş bir kaya  olup içinden ufak taşıtlar geçer..burası Trabzon vilayetinin sınırdır…Lazistan’ın asıl sınırı kabul edilir.. katip Çelebi’ye nazaran, bu mıntıka halkı, umumiyetle Laz denilen Lezgilerdir ki eski Kolhislilerden inmiş olduklarından tüm memeleket Kholis, eyalet de Kaldı adını taşırdı,fakat asıl Lezgiler Kafkas dağlarında, Lazlar da kıyılarda yaşarlar..birbirlerinden çok farklıdırlar(???)…Atina, ufak bir liman olup meskûn bir yerdir. Buradaki eski bir bakır kap bakiyesi, vaktiyle yere ismini veren İlâhe Athenas tapınağının burada olmasına göre, putpereslik devrine ait olmalıdır. Argonotlar buraya geldikleri vakit Atuna veye Adienos olarak adlandırmışlardır…Hamamaşen(hamşen-Hemşin)..Barkal dağı’nın yanında muhtelif köylerden ibarettir. Burada mevcud eski bir manastırın içinde hâRİKULâde büyük bir kazan ve dağın içinde oyulmuş olup fırtına deresine ulaşan garip bir yol bulunur…Yakında akan Fırtına deresi büyük bir gürültü ile denize dökülür. Arrianos burada Galatia ve Britanis adlı iki irmak gösterir…Hamşen’de Elovit ve haçevan adlı iki çay, çeşitli ağaçlar ve Ermenice adli çeşitli nebatla dolu muazzam ormanlar vardır…..burada, gerek ermeni ve gerek müslumanların rağbet ettikleri bir ziyaretgâh olan Haçikâr adında manastır vardır. Büyük bir çan bulunur…Bir Ayı mezarı  vardır. Üzerinde; Ayı’nın manastıra oniki yıl hizmet ettiği yazılıdır. Cahil ermeni ve Müslüman halk, hayvanın ölüm yıldönümü gününde gidip dua eder.. İnciyan’a nazaran, hamşen ermeni halkının ağır vergiden dolayı xvıı. asrın sonlarında ve xvııı. asrın başlarında, civar köylerin halkı(lazları kast ediyor) ile beraber Müslüman olmuşlarsa da bazı köylerde hırıstiyan olarak kalmışlardır..

LAROZ veya Aput, Atina7nın 6 mil uzağında koyları olan bir liman……kalep veya Bulep ve kafisra buraya yakındırlar..Arranos, burada, yanında Ankialos sarayının blunduğu Bridonis ırmağını zikreder(Eder etmesine de, nerde kalıntıları? Yoksa ahşaptan mıydı??)

ARKAVA(Arkavi): Ufak taşıtların durduğu ehemmiyetsiz ve basit bin yerdir. Burada bir çay akar ve dükkânlar vardır. Beromit, Kise ve Laroz’un otuzaltı mil(1 mil:1,61 km) mesafesinde bulunan diğer ufak mevkiler Arkava’ya yakındır. Kayıklarla için çok işlek olan buradaki halk kâmilen(toptan) Lazlardan ibarettir. Gürcü tacirler de vardır.

       Katip Çelebi’nin anlattığına göre, buradaki halk vaktiyle muhtelif mezheplere ayrılmıştı, fakat şimdi de hepsi de sabit müslümündırlar. Yaşlı adamların dediklerine göre, eskiden halkın içinde ruh ölmezliğini inkâr eden ve “insan ot gibi biter, ok gibi yiter” diyen ve dua etmeyen dinsizler varmış…Hopa,..ufak taşıtların çok uğradığı küçük bir liman kasabası…Burada eski ve terk edilmiş yerler vardır.Bir söylenceye göre padişahın suyunu beğenip Abu İslah deresi buradadır..eskiden namlı bir yer olan Makrakala’da Lazlar oturur(Hopa da kimler oturduğunu unutmuş olsa gerek)..20 mil mesafede GÖNYE kasabası vardır..halkı Hıristiyanlıktan dönme Lazlardır. Tavernier(Jean-Baptiste tavernier- XIV. Louis döneminde yaşamış bir Fransız tüccarı ve seyyahı) Gönye’nın yarısının padişah’a, yarısının Mingreli kralına âid olduğunu ve iki hükümdarın arasının iyi olduğunu, çünkü Türkiye’nin muhtaç olduğu demir ve çeliğin büyük bir kısmı Karadeniz yoluyla Migreli’den getirilir, der…. Sultan Ahmet para sıkıntısı içine düştüğü vakit, barada deri para bastırmış, bu nedenle kaleye Gönye denmiş(Bunu bir tarihçi yazarsa, ben Vikingli Lazları, Arhavi ve  sidere adınının nerden geldiğini, sezar’ın sözlerini, Kurdoğulları, Çorbacıoğullarını v.d yazmayayım?!)..Eski Ankilok şehri bu yörede idi. Kral sarayını görmüş olan Arrionos’un anlattığına göre, bu taraflardaki halk(Arhavi, Pazar, Ardeşen, Hopa, ..kısacası Kemer den Sohuma dek olan yerlere anlatmaya çalışıyor.)… kavgacı insanlar olduklarından pontoslularla çarpışırlardı ve hatta Ksenofon (Yunanlı filozof, yazar, tarihçi ve asker, Sokrates'in öğrencisi.)  ile de çarpışmışlardı. Lazistana eskiden Euilat da denmiştir..O denli ünlenmişler ki İran kralı Kavat, buranın kendisine verilmesini istemiş..lazistanı kadınları ve hususiyetle ilerigelenlerin hatunları Amazonlar gibi cesur kadınlar olup kocalarını emirleri altına almışlardır(Ne oldu o zamanın Laz kadınlarına? Demiyelim. Gerçek laz kadınları ayni kimliklerini yine koruyorlar. Kendisi çay toplar, kocası da gurbettedir..çoğu da inşaatçıdır ve bugün dünyanın sayılı firma sahipyeri Arhavili işadamlarınındır..)

 

Eski Trabzon sikkelerinin bir yüzünde Apollon başı, diğer yüzünde de (prg. 3) yazışı ile bir gemi burnu ve çapa vardır. Bundan, o zamanda Trabzonluların başlıca putunun Apollon, şehrin de işlek bir liman olduğu anlaşılır.
Yafet'in ırkından Yafet adlı birinin gelip kaleyi yapmış olduğuna dair mevcut bir anane vardır ki bu şahsın bir Erme-ni reisi ve belki de Hayk'ın oğlu olması düşünülebilir. Horenli Moses de, Kral Valarşak'ın Pontos'u intizama koyduğunu, halkın isyanı üzerine de Ermeni kralı Arşak'ın orasım tekrar zapt ederek dünya tarihinin 3875 senesinde Karadeniz kıyısında bir taş diktiğini, mızrağım taşın içine batınrcasına kuvvetle vurduğunu ve Pontosluların buna ilahi bir nişane olarak taptıklarım,fakat daha sonra tekrar isyan ederek taşı denize attıklarım söyler….>>

       Tüm bu kısmi  ‘zırve-i zırva’lar,  günümüzde de zirveyi tırmandıran mantığın bir uzantısı olarak görüyorum ve kısmi zırvaların(saçmalıkların) altında şu yatmaktadır: “... Hz. İsa’dan önceki yıllarda karadeniz kıyılarına gelerek yerleşen ilk halk yunan kültürünün temsilcileri olan pontuslular'dır; pontuslular, Lâzlardır; dolayısı ile Lâzlar yunan kökenlidir.. dilleride ayni coğrafyadaki egemen uluS harmanlaması olan( Rum, Pontus ve Grek), aksan farklılğından doğmuştur…”(!!!!!!!!!!!?????? tüm bunlar işaret ettiğim gibi insanı öfkelendiren bir yığın soru işaretinden başka bir şey değildir)

             Yünanistan/Yanya doğumlu ve Arnavut Şemseddin Sami(1850-1904)’nin de onlardan aşağı kalır yani yok. Biraz daha zorlasa Kırzıoğlu’nun megrel tanımına sokacak Lazları, çünkü İslamlaştırma Türkleştirme yıllarının ünlü bir yazarıdır… Kulak verelim: << Karadeniz’in cenub-şarkisi sevahilinde (Güney Doğu kıyılarında) Memalik-î Osmaniye'nin (Osmanlı ülkesinin) Trabzon vilayetinde ve Rusya devletine tâbi (bağlı) Batum cihetinde (yöresinde) sakin (oturan) bir kavim olup, esasen akvam-ı Kafkasiye'den (Kafkas kavimlerinden) olmakla, Gürcilerle (Gürcülerle) karabet-i cinsiyeleri (soy akrabalıkları)vardır.
         Lazlar simaca tamamıyla ırk-ı Kafkasiyeye mensup (Kafkas ırkından) olup, kafaları büyük ve armudî (armut biçiminde), alınları vasi (açık), burunları düz ve bazen azıcık kemerli, saçları ekseriya kestane veya kumral, gözleri elâ veya mai (mavi) ve kametleri mevzun (boyları ölçülü) ve meşy (yürüyüş) ve hareketleri levendanedir (hızlıdır). Kendileri cesur ve cest (atak) ve çalak (çevik), çalışkan ve zeki ademler (kişiler) olup, harp esnasında yağmaya meyilleri varsa da, işte pek namuslu ve sadık ademlerdir (kişilerdir). Gemicilikte maharetleri dahi meşhur olup, Osmanlı donanmasının en iyi neferat (askerler) ve zabitanı (subayları) bunlardandır...>>

 

        Laz  kültürü yok olmayla yüz yüze geldi. Bu gerçekleri evrensel kültür adına görmezlikten gelemeyiz. Kimse bunu yadsımamalı. Fakat, dünya da ilk kez, ATATÜRK ve silah arkadaşlarının “Türk, Laz, Kürdü, Çerkez, Gürcü Anadolu insanı”yla  emperyalizme karşı verdiği savaşta kurumsallaşan laik demokratik üniter Cumhuriyet’in  parçalanmasında materyal olarak kullanmamalıyız da. Etnik tartışmanın uluslaşmış Cumhuriyetleri hedef aldığını da aklımızdan çıkarmamalıyız

        Buradaki amaç; dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ayri ulusal bir topluluk oluşturma değil, bir evrensel değerin korunarak ‘Evrensel kardeşliğin’Yaygınlaştırılmasıdır, söylenmek istenen. Onun için “Uluslaşma kavramı” üzerinde durmak istiyorum: Uluslaşma; bir halkı diğerinden ayıran kültürel ortak özellik olarak anlaşılmasın. Bu kavramı ilk kez, Alman düşünür J. G. Herder (1744-1803) tarafından netleştirilmiştir. Herder’in yurtseverlik duygusuyla esinlendiği tarih felsefesi kuramında, ulusal bağımsızlığı, Alman tarihinin ideal özgünlüğü olan halk ruhu din ve edebiyat dili geleneğinde buluyor. Berlin Akademisi’nin 1770’te konuyla ilgili açtığı yarışmaya sunduğu ve birinciliği alan çalışmasındaki antropolojik(İnsan bilimi) yaklaşımı ise insanın düşünme yeteneğini, aklını ve belleğini öne çıkarıp dilin toplumsal yönüne göndermede bulunmaktadır.  Dilin kökeni  ve dil-düşünce ilişkisi yüzyıllardır insanların ilgisini çekmiştir. Dile ilk önce mitolojik, ortaçağda teolojik(Tanrıya ilişkin-Metafizik) yaklaşılmıştır.   Herder’den etkilenen ünlü Alman dilbilimci ve düşünür W. Von Humboldt(1767-1835), çeşitli toplumları ve dilleri inceledikten sonra şu sonuca varmıştı: “Dil olmuş bitmiş bir ürün değil, bir etkinliktir”. Humboldt bu sözüyle dil ile söz konusu dili kullanan kişi arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu anlatmak ve dilin içyapısının insanların içdünyalarına da etki ettiğini anlatmak istemiştir. Irk, dil ve Doğal organik bağlarla bütünleşmiş bir ulusu düşleyen Herder’in etnikçi görüşü, 19. yüzyıl ulusçuluğunu derinden etkilemiş, tutucu kültüralist(kendi ırkını, diğer ırklardan önde tutan) ve reaksiyoner hareketlere dayanak oluşturmuştu. Nasyonal sosyalizm ideolojisi romantik Alman ulusu idealinin kaygı verici biçimde siyasileştirilmesiyle alevlenir. Halkların uluslaşması “Ulus” sözcüğü bilindiği gibi ilk kez 1789 Fransız devriminde, “Kral ve Halkları” yerine, yurttaşların yasalar karşısındaki eşitlik değerlerini simgeleyen “Ulusal Birliktelik” deyişinin kullanılmasıyla karşımıza çıkmıştı. Herder ise ‘Kökenlere dönüşü’ simgeler. Dünya'nın "mutlak ben" yani tek bir tür özne olduğunu söyleyerek spekülatif bir felsefenin (İlerde ortaya çıkabilecek etnik dalgalanmalardan yararlanarak kendi etnik yapını öne çıkarma ) kapısını aralayan ve bir şeyi bilmek demek ,önce onu görmek, sonra onu başkalarından ayırt etmek ve daha sonra da onu başkalarıyla birlikte tanımak demektir öğretisinin sahibi  Alman Düşünür Johann Gottlieb   Fichte(1762-1814), ulus düşüncesini yeni bir kurama bağlar; “Herhangi bir toplumu eğitimle belirlediğinizde o’nu Uluslaştırırsınız..” der…Savaşçı ideolojinin belirlediği ulusalcılığa karşı halkı eğitim, devlet-ulusuna karşı, ulus-devletini yeğleyene Fichte, yurtseverlik diyaloglarında der ki “Alman doğulmaz, Alman olmak hak edilir..” Tinsele ve tinselliği özgürce izlemeye inanan herkes, dili ve kökeni ne olursa olsun bizle ayni amacı paylaşır, gerici kişi Alman değildir. Fichte’nin söylevlerinde ulus kavramı, şaşırtıcı biçimde, doğallaştırılmış romantizmini aşarak, aydınlanmanın ideal devrimcilik-insancıllık yönünde özgün bir anlatım kazanır. Ulusçuluk evrensel değerler içinde bir doğuş eylemi olarak ortaya çıkar.

        29 Ekim 1933; onuncu yıl söylevi’nde ATATÜRK, eğitici ve sade ilkelerle saptadığı ilerici, kurucu ve uygarlıkçı bir utkuyu aydınlanma ilkeleri olarak yeni bir ulusun temeline yerleştiriyor. “Türk Ulusu” din devletin karıştığı bir tarih,   çöküşten çıkarak, Fransız ve Rus devrimi düşüncelerinden harmanlayarak görkemli bir hareket sürecine giriyor. Bu yeni ulusu oluşturan Türklerin kim olduklarını etnik kökenlerini, dinlerini kültürlerini sorgulamamak için devrim düşüncesini anlamış olmak gerekir…”

         Devrim şehidi uğur Mumcu’nun 29 ağustos 1992 günkü “Türkiye Halkı” başlıklı yazının şu tümceleri bugünün Türkiyesindeki duyarlılığı  net olarak ortaya koymaktadır:

        << Türkiye cumhuriyeti, “ırk esası” üzerine kurulmuş bir devlet değildir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında “Türk halkı” değil, “Türkiye halkı” söz konusudur.

        Türkiye halkı; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Çeçen, Arnavut, Arap, Zaza, Süryanı, Ermeni, Müsevi..bütün etnik topluluklar ile “gayrimüslim azınlıkları birleştiren ortak bağ yurttaşlıktır.

        “Ne mutlu türküm diyene” sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir.

                Ümmet toplumundan millet toplumuna geçmek ortak bağ, yurttaşlık bilincidir. “ne mutlu türküm diyene” sözleri, kurtuluş savaşı ve devrimleri yapan cumhuriyet kuşağını kutlamak ve geleceğe de güvenle bakılması için söylenmiş sözlerdir.

        Bu sözlerden, bir ırkın bir başka ırkı ezmesi anlamı çıkarılamaz.

        Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki bu demokratik anlayış, “Şeyh Sait ayaklanması” ve bu ayaklanmayı izleyen etnik ayaklanmalar sonunda yerini baskıcı yönetimlere ve “asimilasyon siyasetine” bırakmıştır… soğuk savaş da kominizim siyaset sahnesinden indirirken; Ortadoğu, balkanlar, Kafkaslar, eski Sovyet cumhuriyetleri ve Türkiye’de etnik kargaşalara ve amerikan’ın egemenliğindeki “yeni dünya düzeni”ne yol açtı.

        Bu siyasal ve ideolojik karanlık içinde pusulamız “Türkiye halkı” ve bütün etnik toplulukları kucaklayan bu kavrama dayalı “yurttaşlık bilinci” olmalıdır…>>

        Daha geriye gittiğimizde;17 şubat-4 mart 1923 tarihleri arasında İzmir'de ilk kez gerçekleşen “Türkiye iktisat kongresi” nde alınan aşağıdaki genel kararlar  T.C’nin, “ırk esası” üzerine kurulmadığının ve  ulusal, yurttaş  duyarlılığın  göstergesi dört maddeye işaret etmek istiyorum:

Madde-2: Türkiye halkı egemenliğini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez; ve milli hakimiyete dayanan meclis ve hükümetine her zaman destek verir.

Madde-3: türkiye halkı, tahrip etmez; imar eder. Bütün emeği ekonomik yönden ülkeyi yükseltmek amacına yöneliktir.

Madde–4: Türkiye halkı, tükettiği malı olabildiğince kendi yetiştirir. Çok çalışır, zamanda, parada ve ithalatta savurganlıktan kaçar. Milli üretim için yeri geldiğinde geceli gündüzlü çalışır.

Madde–5: Türkiye halkı, servet olarak bir altın hazinesi üzerinde oturduğunun bilincindedir. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi ulusal üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.”

        Kuvva-i milliye, o tarihte, işgalci emperyalist ordularına karşı savaşan, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arabi ile  bütün etnik grup­ları kapsamıyor muydu?

 

        3/1/2006 - T.C cumhurbaşkanı  sayın Ahmet Necdet Sezer'in yeni yıl mesajı’nın bazı tümceleri tüm bunları doğrulamıyor mu?

        “Anayasamıza göre, Türk ulusu, siyasal bir birliktir ve tekil devlet yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Ulusal kimlik bilincini yerleştirmeden tekil devlet yapısını korumak olanaksızdır….

        Anayasa’daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır…”

 

 

 

        Bu yaklaşımımı revizyonizm ve oportünizm ile özdeşleştirmeyelim. Bu; barış felsefesiyle anlatılmak istenen, evrensel kardeşliğin uzlaşı boyutundaki yansımasıdır. Lazlar bu evrensel hoşgörüyü ve akılcılığı eski tarihin tüm zamanlarında sürdürmüşlerdir. Örneğin: Heraclius'un M.S. 622–628 arasında İran üzerine yaptığı seferlerde ve İran’a karşı hazar Türkleri ile yaptığı ittifakın yanında, Lazların akılcı katkılarıyla da, ordusunu takviye etmiştir. Çünkü Persler sürekli bölgeyi rahatsız etmekteydiler. Bizanslilar ve Persler arasindaki husumetin yüzyillar boyunca sürmesinde, lazlar akılcılıkları sayesinde  bağimsizliklarını korudular. Lazlarin yaşadığı bölge daha sonra trabzon imparatorluğu’na dahil edilince(1461) belli oranda otonomilerini bu akılcılıklarıyla sürdürmeyi başardilar. Bu süerçlerde; Osmanlı yönetimi bölgedeki hududun muhafazasını henüz Müslüman olmamış Lazlara bıraktığını ve Lazların Osmanlı’nın güvencesi altında asırlardır kendilerini soyarak, ezerek tehdit altında tutan gürcü ve abhazlar'ın yağmacılıklarına karşı, ayni akılcılıkla direnme gücü oluşturduğunu görüyoruz.     

        Osmanlı belgelerindeki kayıtlar incelenebilirse;  fetihten önce ve sonra; Lazların Osmanlı ile beraberliklerinin; akılcılığa, hoşgörüye dayalı gönüllü bir beraberlik olduğu anlaşılacaktır…20.yüzyildan önce bu bölge, hiç bir şeklde tamamiyla büyük bir imparatorluğa entegre edilmemesi, Lazların akılcı politikalarının ürünüdür.

        Arşivler açıldığında olgunun gerçek boyutu da ortaya çıkacağına inanıyorum. Özellikle; bu akılcı evrensel hoşgörülerinin tarihin hiçbir safhasında karşılık görmediği, mevcut verilerden yola çıkıldığında görülebiliyor: 1461 yılında Osmanlılar doğu Karadeniz’i topraklarına katınca; o zaman Lazların başında bulunan son kral David, Osmanlı imparatorluğuna yöre barışı adına koşulsuz evet dedi. Osmanlı   Trabzon’u ve Laz krallığı'nı teslim aldıktan sonra fatih sultan Mehmet’in ilk işi  kral David ve sekiz oğlunu boğdurup ortadan kaldırmak oldu.

       Osmanlının işgal ettiği topraklardaki halkların "diline, dinine  dokunmayarak” yansıttığı savlanan hoşgörüyü nedense Lazlara yansıtmadığını görüyoruz. Lazların Osmanlı işgalinden bugüne yaşadığı süreç ve geldiği nokta  bunun bir kanıtıdır. Osmanlı’yla birlikte asimilasyon süreci başladı. Bu süreçteki koşulları kabul etmeyenlere ağır vergiler yüklenip, ekonomik ve toplumsal bir baskı uygulanır oldu. Süreç aşama- aşama ilerledi. Öncelikle isimler Müslüman isimleriyle değiştirilmeye başlandı. Lazların bir kısmı da bunu kabul etmeyip Gürcistan’a göç etti…Sonrasında; Osmanlı yönetimi Laz topraklarını 11 idari bölgeye ayırdı..  Fetihte; kendisine yardım eden derebeylerin-ki çoğu Laz- bir kısmına bu bölgeleri sus payı olarak verdi. Derebeylerden üstün yararlılık gösterenleri yanına, çoğunu da imparatorluk topraklarının farklı bölgelerine dağıttı. İlk zamanlarda bölgede yönetimi Laz derebeyleri aracılığıyla gerçekleştirilirken, giderek merkezden atama ve müdahaleler ağır basmaya başladı. Bölgelere Osmanlının toprak sistemi içinde yöneticiler atandı. Asırlardır sürdü bu politika. Ve sonunda; Lazlara (1850-'60) yönelik asimilasyon bir adım ileri götürülerek Laz topraklarına Afşarlar, Müslüman Ermeniler, Kürtler yerleştirilmeye başlandı. Kalan Lazların bir kısmı da Anadolu’nun değişik bölgelerine sürüldü(İzmit-Sakarya-Düzce-Yalova).1877 yılındaki Osmanlı Rus savaşı'nın sonunda ise Lazistan'ın bir bölümü Rus’larda kaldı. Yani Lazlar bu kez iki ayrı ülke toprağına bölünmüş oldular. 1900'lerin başından itibaren artık bölgede Laz isimlere rastlanmamaya başlandı. Bu tarihlerde zaten Laz dilinin devlet dairelerinde, toplu yerlerde kullanılması, "padişah buyruğuyla" yasaklanmıştı. Tabii bu sürede ulusal kimliği, dili korumaya yönelik çabalar da yok değildir. Örneğin; 1910'da lazistan'da bir grup Laz aydını kendi dilleriyle eğitim yapmayı amaçlayan bir girişim başlatırlar. Yine bu dönemde bir Laz alfabesi oluşturulması için girişimlerde bulunulur ancak, bu girişimi yapanlar Sultan Hamid’in emriyle zindana atılırlar. Özellikle bu yıllardan sonra Laziztan mebusu denmekten vazgeçildi, çünkü 1924’te Lazistan Sancağı idari bir birim olarak kaldırıldı ve Lazların yaşadığı yöre Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası oldu..Oldu da ne oldu? Ali İhsan Aksamaz’ın dediği gibi: “…Manisa Mebusu Mehmet Sabri Toprak'ın 1938'de verdiği kanun tasarısı çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıktı: Bu tasarı, Türk vatandaşlarının evlerinin dışında umuma açık yerlerde, her zaman Türkçe konuşmalarını, aksi takdirde 1-7 gün arasında hapis ve 10 ile 100 kuruş arasında para cezasını öngörüyordu. Bunların diplomalarına da el konulacak ve doktorluk, öğretmenlik ya da gazetecilik yapamayacaklardı. Ceza olarak toplanan paraların bir bölümü de "ihbarcılar"a "ödül" olarak dağıtılacaktı. Yine bu tasarıya göre, Türkçe bilmeyen Türk vatandaşları bir yıl içinde öğrenmeye mecburdu. Yoksa, onları Türk vatandaşlığından çıkartılmak bekliyordu..”baskı sürdü…Köyde; her Jandarma gördüğümde Kemer köprüleri aşarak serentinin altına veya mısır tarlasına daldığım günleri hala anımsarım, ilk günkü korkularıyla..

……Ve günümüzde de Laz olgusu seviyesiz Temel-Dursun-Fadime fıkralarına indirgendi. Bir gerçek var ki, o da benzer fıkralar asırlardır; İngiltere’de İrlanda ve İskoçlar için, İspanya’da Basklar ve Katalanlar için anlatıldığıdır. Osmanlı döneminde ise Pomaklar ve Arnavutlar için anlatılan bu fıkralar; imparatorluk sonrası nerden kabul gördüyse Lazlar için anlatılmaya başlandı. Daha doğrusu Laz fıkraları dendi.  Laz denince uzun burunlu  Temel/Dursun, Celdum, Keldüm akla geliyor artık. Bu noktada bir antrparantez açarak Karikatür adlı mizah dergisindeki yazıma yer vermek istiyorum: << Ülkemizde, genelde Lazlar diye tamlanan ‘Doğu Aradeniz’liler Temel/Fadime şahsında sürekli fıkralara konu edilirler. Fıkra bilindiği gibi ilginç bir olayı kısa ve özlü biçimde anlatan öyküdür. Bu Karadeniz öykülerinde, olayın ilginçliğinden ziyade, zaman-zaman Karadeniz insanının ilginçliği vurgulanarak yöre insanları abartılı bir şekilde küçük düşürülür. Yazılı ve görsel basın benzer yaklaşımlarla doludur. Bir bağlamda doğası ve doğanı(insanı) ile zengin bir kültür çeşitliliğine sahip Anadolu insanı için söylenen bu öyküler, zamanla dalga geçme boyutuna vardırılmaktadır. Bunu açık-açık yapanlara da rastladık. Örneğin; 26/02/1995 günkü Cumhuriyet’teki “İngiliz’in has Lazı İrlandalılar” başlıklı yazısında; “Her millettin dalga geçtiği birileri var. İngiliz’inki de İrlandalılar” diyen Edip Emil Öymen bunun en somut kanıtıdır. Böylesi abartılı ve küçük gören yaklaşımlar Karadenizlileri zaman -zaman düşündürmüş, hatta öfkelendirmiştir.

        Laz fıkralarında yöre insanının özgüveni gizlidir. Toplumsal aksaklıkların özlü anlatımında Laz kendisinin özeleştirisini yapabilecek kadar hoşgörülüdür. Ama asla aşağılamaya da izin vermez. Özellikle pratik ve hazır cevaplılıktan yoksun insanların kolayca söyleyemeyeceği ve kavrayamayacağı ince, anlamlı, nükteli sözler dizimi ile toplumsal aksaklığın vurgulanması Anadolu’muzun geleneğidir. Güldüşünümüzün Anadolu’muzdaki tarihsel simgesi Nasrettin Hocadır. Nasrettin Hoca’nın fıkralı nükteleri asla aşağılayıcı değil, buram-buram Anadolu insanının sevgiyle bütün hoşgörü esintileri ile doludur.

         Nükteli söz dizimleri, aşağılayıcı dalga geçme boyutuna indirgenmemelidir.

        Tüm bunlardan sonra bir gerçeği vurgulamak istiyorum: Laz fıkraları Temel-Dursun- Fadime ve İdris tiplemeleriyle özdeşleştirilmiştir. Lazlar da kesinlikle Temel, Dursun, İdris ve Fadime adı yaygın değildir. Fıkralarla birlikte bu isimler Lazların dışındakilere yakıştırılmaktadır-ki abartılı bir yakıştırmadır- Lazların Türkçe aksanı, yöredeki aksanlardan farklıdır. Evet Yüzyıllardır konuşulan, Kafkasya Dil Ailesi’ne bağlı   Lazca kırık bir Türkçeyi gündeme getirdiği doğrudur, fakat bu Laz ve Laz olmayanlarda farklılıklar gösterir. Ana dili Lazca olanlar ünlüleri karıştırır, yani seslileri, kalını ve incesiyle……, diğerleri, ünlülerle birlikte ünsüzleri de… Örneğin Rize ve çevresi büyük oranda Celdum-Cittüm, Trabzonlu Keldum-Kittüm der. Laz ise geldüm-gittüm…>>

        Yazının son bölümünde Sabri kahraman’ın arşivinden faydalanarak ARHAVİ  ve çevresinin tarihine değinmek istiyorum:

        <

        Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

        A)-Laz Nâhiyesi:Bu nahiyede iki zeâmet görülmektedir. Biri “zeamet-i lazmağal” ki, bizzat Arhavi karyesi(köy) buraya bağlı idi.

        Burada lazmağal’a tabi demek, lazmağal zeametine dahildir manasına gelmiş olacaktır. Keza Sidre ve diğer adıyla kutunid köyü(bugünkü teşkilatta, Arhavi’ye bağlı aşağı ve yukarı olmak üzere iki tane kutunıt köyü görülmektedir ki, bununla ayni olmalıdır) Abdullah çelebi vl.(Veliaht-Varis-Yerine gelmiş kişi) Mustafa Bosna tahvilinden(dönüşmüş) lazmağal zeametinden bulunuyordu.Yine, Kise karyesi(Köyü) hissesi Laz nahiyesine tabi, fakat, lazmağal zeametinden idi:

        Görülüyor ki, bu köy ayni zamanda kaledir ve diğer taraftan büyük kısmı ile İskender vl(veliahtı). Mustafa tahvilininden  (dönüştürülmesinden) Kise kalesi  dizdarı(komutanı) Ali Sofya gulam-ı(genç)Mır’in(devlete adamı) Ber-veçh-i(olduğu gibi) serbest tımarı idi ve yine “kayre-i kise tab-i Laz  zeameti Lazmağal olarak” kaydedilmiş bulunuyordu. Keza Çaçovirat köyü(belki bugünkü Atıne’ye bağlı Cacivat köyü) Ali Koruk tahvilinden Kise kalesi kethüdası( büyük subay) Hızır Üskübi’nin tımarı(Osmanlı imparatorluğu'nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen arazi). Diğer zeamet ise Viçe(Fındıklı) zeametidir(Osmanlı devleti'nde, subaylara verilen toprak-toprak karşılığı toprak sahibinin bakmakla yukumlu oldugu asker) ki, bu da Laz nahiyesine tabi idi ve XVI. Asır başlarında Husrev Çelebi vl(veliahtı). Bali Katip tasarrufunda bulunuyordu.Viçe Seraskeri(Osmanlı’da savaş ve asker isleri bakani) İskender Paçova idi ve tımarını serbest olarak tasarruf ediyordu. Çaçuryan Köyü de (bugün Viçe’ye bağlı olan  Çurçave köyü olması muhtemeldir) bu zeamet içinde kayıtlıdır:

        B)-İskele Nahiyesi:Burası aynı zamanda Zeamet merkezi ve      İskele Vilayeti olarak kaydedilmektedir. İskele zeameti sonradan yazılmış ve İskender vl. Kul Karaca Gulam-ı Mir tasarrufunda bulunmuştur.Bu ve müteakip(ardından gelen) kayıtlardan anlaşıldığına göre, İskender önceden de Sidere köyüne sahipti ve buradaki yeni müsellemler(Osmanlı’da atlı birlikler) cemaati Şadı Bey tarafından maiyet haline getirilmişlerdi. Dikkate şayandır ki, bu köy bir yerde “tabi-i Lazmağal-Lazmağal’a bağlı”, başka bir kayıtta “tabi-i Arhava/Arhavi’ye bağlı” olarak geçmektedir ve buradan bu gün artık adı sanı silinmiş bu bölge isminin Arhavi ile müteradif(Anlamdaş) olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. İskele vilayet olarak ise, bu tarihte ayrı bir seraskere(Osmanlı’da savaş ve asker işleri bakani..) malikti(Sahip) ve bunun bir tımarı vardı: “ Nahiye-i Vilayet-i İskele 1500 akçe, bu zeametin cürüm resmi 1000 akçe, arussiyye de (Osmanlı’da düğün ve gerdek vergisi adedi) 500 akçe ile hepsi 3000 akçe olarak hasıl kaydolunmuştu.”        İskele vilayeti merkezinin bugünkü Hopa olmadığı, yani o zamanki teşkilatta Hopa adıyla ne bir kaza veya nahiye, ne de zeamet ve vilayet olarak geçmediğine göre, böyle bir ihtimal kabul edilmesine şu kayıt da engeldir ve bundan Hopa’nın o zaman diğer adı FİY köyü olduğu anlaşılmaktadır:

Bu köyde 500 adet hassa(hükümdara hizmet etmekle görevli) bağı olduğu, bundan 50 sabur şıra bedeli 1000 akçe alındığı, fakat, “asılda tekürün(Bizans imparatorluğu'nda vali düzeyinde yönetici.) hassa mülkü imiş Hüdavendigar(Hükümdar) hazretleri(Selim l.Şehzadeliğinde) Trabzon’a geldikten sonra hassa-i hümayun(Padişaha kalan pay) için zapt olunup mezkur şıranın bahası sahib-i tımara(ki bu tarihte Giresun kalesi erlerinden Hasan vl. İsmail’in timari idi) hazine-i amireden teslim oluna geldiği” mevcut tahrir(Osmanlıların, yeni fethettikleri ülkelerin arazisini tescil ve toprağın mülkiyeti ile kullanım biçimini ve vergi oranlarını belirlemek..

 
 


Düzenleyen maykut - 10-Haziran-2009 Saat 20:38
' oxoşk'va do oropa şeni '
IP
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.06
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,188 Saniyede Yüklendi.